SEVGİ

''Sevgi, sarmalanma duygusudur" diyor Adorno. Sevildiğimizi hissettiğimiz anlarda dünyaya karşı bir koruyucu kalkan oluşur üzerimizde. Hayat daha az yakıcı, daha az can acıtıcı hale gelir. Bulutlar yavaş yavaş dağılır, kabuslar karanlık köşelerine dönerler. Derinlerimizde saklanan karşımızdaki için, kendimiz için, insanlık için iyilik yapma isteği yavaş yavaş kıpırdanır, benliğimizden çıkıp dışarıya doğru uzanır. Şeytanlar kaçışır, iyi huylar oynaşmaya başlar içimizde. Sevgi büyü etkisi yaratır.



Ah, hele o sevginin kalıcı olduğu, hiç bitmeyeceğini hissettiğimiz zamanlar... Bazen anne babamızdan, kardeşlerimizden, bazen dostlarımızdan ya da aşık olduğumuz insandan gelen akışkan sevgi... Kim olursan ol, ne yaparsan yap, yine de biri ya da birileri tarafından sevileceğinden emin olmak... Aslında sadece böyle bir bilginin kendisi bile insanı kusursuzlaştırabilir, üretken ve güçlü kılabilir. Karşılıksız ve kalıcı bir sevgi, sevilen insanı sarmalamaktan, onun üzerinde bir kalkan oluşturmaktan öte, onun kendini gerçekleştirmesini, daha iyi bir insan olmasını, hayata, başkalarına, kendine daha çok güvenmesini sağlar. Sevgi, korkuları azaltır. Korkular azaldığında şiddet yok olmaya başlar.

VARLIK-YOKLUK

Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "Evet efendim" diye cevaplar.Profesör devam eder.- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve "Bir soru sorabilir miyim profesör" der. Profesör sorabileceğini söyler.Öğrenci "Soğuk var mıdır" diye sorar.Profesör; "Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır" diye cevaplar. "Sen hiç soğuktan üşümedin mi?"Öğrenci "Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/ gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir" der ve devam eder.- Profesör, karanlık var mıdır?- Tabii ki vardır.- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/ mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.Öğrenci itiraz eder.- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı'nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/ kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.Profesör kürsüdeki yerine çöker.Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dır.

HAYAT BU YA!!!!

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN ! Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz. Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası.... Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini.................................!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

MOR MENEKŞE

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği ikikatlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.. Gölgeyi sever menekşeler derdi..Oysa ögretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki gün eşi severken,onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yarg ısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer; çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu : - Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun? Hande cevap verdi : - Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de g üzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi. Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak - Peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi. Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer.Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibidağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'i n. Hande ile konuşmuyordu.Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep o lmuştu.Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konusmuyordu. Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi. Hande'ye gülümsüyordu. - Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi. Biraz ürkek, şaşkınlıkl a kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande... - Bu soğukta ? Hacer gülümsedi ; - Onlar annem için, annem onları çok sever. Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande. "Annen hasta mı?" dedi. "Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak. "Bir şeyler yapalım anne" dedi. O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de ögreti yor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande. LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN. HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

Usta'dan çırağına ufak bir "HAYAT DERSİ"

Ustaların çıraklarına sadece edindikleri mesleği, zanaatı değil hayatıda öğrettikleri, en geniş ve gerçek anlamıyla öğretmen oldukları dönemde Hintli bir ahşap ustası yaşıyordu. Bu ustanın çırağı büyüdü, ahsap işlemeyi ve hayatı öğrendi, kendi işini kurup başlattı. Bir süre sonra dostlarından biri oğlunu getirdi, ustadan onu yanına çırak almasını istedi. Fakat bu çırak sürekli yakınıp duran, her şeye bozulan bir çocuk çıktı. Tahta getirmeye gidiyor, döndüğünde ellerine kıymık battığından uzun uzun yakınıyordu. Bir iş teslim etmeye gidiyor, döndüğünde yoldan, sıcaktan, müşterinin tavrından yakınıyordu. Usta çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sözlerinin hiçbir etkisi olmuyordu. Bir gün usta çırağını köye tuz almaya gönderdi. Çırak ustasının söylediği gibi, tuzu alıp döndü. Usta bir bardak su getirmesini söyledi. Çırak bir bardak suyu da getirdi. Usta, - Şimdi o tuzu suyun içine at, dedi. Çırak ustasının söylediğini yaptı. Sonra usta - Şimdi o suyu iç, dedi. Çırak suyu içti ve tabiki de içer içmez de tükürdü. Öfkeyle ustasına bakarken, usta - Nasıldı tadı, diye sordu. Çırak nefretle - Çok acı, dedi. Usta çocuğa - Tuzu yanına al gel, gidiyoruz, dedi. Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölün kıyısına geldiler. Usta çırağa - Bütün tuzu göle dök, dedi. Çırak söyleneni yaptı. Usta - Şimdi gölün suyundan iç, dedi. Çırak içti. - Suyun tadı nasıldı, diye sordu usta. Çırak - Çok güzeldi, dedi - Peki tuzun acısını hissettin mi, diye sordu bu kez de. Çırak - Hayır, dedi. Usta çırağı karşısına oturtup anlattı. - Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz gibidir. Eğer sen küçük bir bardak su isen, nasıl tuzun bütün acısını tattıysan, hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin. Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümüzdeki göl gibi isen, hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar seni, o bir avuç tuz gölün suyunu nasıl etkilediyse öyle etkiler, bir bardak suda tattığın acıyı vermez sana. Seçim senindir.

AŞK

Olacaklardan habersiz, masum bir Eylül akşamı. Dışarıda yağan deli gibi yağmur ve delinin en delisi yüreğim yangın yeri. O gece duyduğun fırtına asıl benim yüreğimde koptu. Şimşekler çaktı beynimde, acımı görmezden geldin. Sen ki bana kol kanat geren sevgili. Sen ki bana her şey olmuşken nasıl oldu da bir anda ayrılıkla tanıştırdın ruhlarımızı. Nasıl kıydın da, beni en dayanılmaz acıların orta yerinde bir başıma, öksüz bırakıp gittin. Tüylerimi ürperten ayrılığın ayazına maruz bıraktın beni. Kimsenin dudağından düşmeyecek bir şarkı olabilecekken seninle, bütün anılarımızı herkesin mırıldandığı sıradan bir şarkıya hapsedip gittin. Bak; yalnızca seninleyken gün yüzüne çıkardığım içimdeki çocuk usul usul ağlıyor şimdi. Bu gece senden uzakta, yokluğunun yanı başından yazıyorum sana. Hayatta her şeyin bir bedeli vardır derler. Yok, gecelerdir akan gözyaşlarımın henüz ödenebilir bir bedeli yok bilesin. Düşünüyorum da neydi o çözemediğin kördüğüm, neydi? Şimdi gecelere ödediğin bedel neyse, hakkını fazlasıyla vererek yapıyorlar işini. Her günün sonunda avukat misali seni savunuyorlar bana. Neden, niçin, nasıl diye sorguluyorlar yüreğimi ve beynimi. Sabahlara dek ayrılığımızın hesabını vermeye çalışıyorum olmuyor. Bitmek bilmeyen gecelerin karşısına taşıdığım yürekle dikiliyorum. Ardında bıraktıkların şahitlik ediyor yaşananlara. Bir gece sen haklı çıkıyorsun bu aşk hikâyesinde, ertesi gece ben. Gün geliyor karara varamayıp, ikiye bölünüyor katran geceler. Kim bilir belki bölünen gecenin diğer yarısına sen de hesap veriyorsun benden habersiz. Çünkü ben o kapıdan çıkarken çok şey bıraktım sana. Duvarlarda yankılanan muzur kahkahalarımı, aynalarda yüzümü, yastığında kokumu, o pencerenin önünde yağmura karışan gözyaşlarımı, evin her bir köşesine ellerimi bıraktım giderken. Söyle; özlemez misin hiç, dokundukça kanamaz mı içine yara olan hak etmeyişim, aynı sıradanlığı taşıyan her insan ayrıcalıklı kılmaz mı beni söyle? Biliyorum; seninde bir yanın buruk kalacak ben olmayınca. Kimseyi koyamayacaksın yerime ve kimseyi benmişim gibi sevemeyeceksin benden sonra. Başka gözler görmesin, yabancı eller değmesin diye sendeki bana dokunulmazlık ilan ettim. Biten aşklar, tüketilen sevgiler yaşayacaksın belki ama ben hep aynı kalacağım içinde. Seni sadece sen olduğun için kocaman bir yürekle, çıkarsız seven o kadın olarak kalacağım. Yaptığı sakarlıklar karşısında gülmemek için kendini zor tuttuğun o kadın, hasta olduğunda yanı başında bekleyen, seni kırdığını hissettiğinde kendi bin parçaya bölünen, sana bakarken içi titreyen, gözlerinin içi gülen, yüzünde belirmesine sebep olduğunu gördüğü her bir tebessümden çılgınca zevk alan o sevgi dolu yürek, fedakâr, güçlü ve bir o kadar da hırçın kadın olarak kalacağım. Dinle bak; Seni kendi gibi seven, kendinden bile çok düşünen o kadın yazıyor şimdi. Sarılmak istediği anda tepe taklak yuvarladığın, aşkını yalnızca yanındayken hissettiğin, yokluğunda yalnızlığa değiştiğin o kadın, her şeyi boş verip adını acımasızca huzursuzluk koyduğun o kadın yazıyor. Yaşlı gözlerle sarılıp, ağlaya ağlaya veda ettiğin o kadın yazıyor şimdi. Hadi okudukça gurur duy hırçın, ipe sapa gelmez, dizginleyemediğim mısralarımdan. Aynanın karşısına geçip gülümse hadi, hadi alkışla kendini canımın yarısı. Tebrikler küçük sevgilim, tebrikler sana büyük aşkım... Şimdi daha koşar adımlarla kaç kendinden, ben gidiyorum. Seni seve seve gidiyorum, içim yana yana gidiyorum. Huzurun adı bensizlikse eğer; senin için başımın tacı ederim ayrılığı, kul köle olurum yokluğuna. Ama değilse; üvey aşklar canını yakmadan gel, başka eller tenine değmeden gel, ben benden gitmeden gel, ben senden geçmeden gel... Gel...

Asla Emeğinin Karşılığını alamazsın

Hindistan´da ´Renklerin Ustasi´ anlamina gelen Ranga Guru adli bir
ressam yasarmis. Bir gün ögrencilerinden biri, bir resim yapmis ve ona
götürüp degerlendirmesini rica etmis.
Guru, resme bakmis ve ögrencisine dönerek: ´Sen artik, benim gözümde
bir ressamsin. Ancak halkin degerlendirmesi önemli.
Bu nedenle; bu resmi kentin en kalabalik meydanina götürmeni ve en
görünen yerine koymani istiyorum.
Yanina da kirmizi bir kalem koyarak halktan begenmedikleri yerlere
çarpi koymalarini rica eden bir yazi birakmani istiyorum. ´ demis.
Ögrencisi denileni yapmis. Birkaç gün sonra resme bakmaya gittiginde
görmüs ki, tüm resim çarpilar içinde ve neredeyse görünmüyor.
Çok üzülmüs. Emegini ve yüregini koyarak yaptigi tablo kirmizidan bir
duvar sanki.
Alip resmi götürmüs Ranga Guru´ya ve ne kadar üzgün oldugunu belirtmis.
Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermis.
Ögrencisi yeniden yapmis resmi ve yine Ranga Guru´ya götürmüs.
Tekrar sehrin en kalabalik meydanina birakmasini istemis Ranga Guru...
Yalniz, bu kez yanina bir palet dolusu çesitli renklerde yagli boya,
birkaç firça ile birlikte... Ve yanina insanlardan begenmedikleri
yerleri düzeltmesini rica eden bir yazi birlikte birakmasini söylemis.
Ögrencisi denileni yapmis...Birkaç gün sonra gittigi meydanda görmüs
ki, resmine hiç dokunulmamis, firçalar da, boyalar da hiç
kullanilmamis. Çok sevinmis ve kosarak Ranga Guru´ya gitmis ve resme
dokunulmadigini anlatmis.
Ranga Guru iseÿ;
´Sevgili ögrencim, sen birinci olayda insanlara firsat verildiginde ne
kadar acimasiz bir elestiri saganagi ile karsilasilabilecegi ni
gördün... Yasami boyunca resim yapmamis insanlar bile gelip senin
resmini karaladi.´ ´Oysa ikinci konumda onlardan hatalarini
düzeltmelerini istedin, yapici olmalarini istedin.
Yapici olmak bilgi ve yetenek gerektirir. Hiç kimse bilmedigi bir
konuyu düzeltmeye kalkmadi, cesaret edemedi...´
*Emeginin karsiligini, ne yaptigindan haberi olmayan insanlardan
alamazsın.
Onlara göre senin emeginin hiçbir degeri yoktur... Sakın emegini
degerini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartisma

İyi Ve Kötü

Leonardo da Vinci 'Son Aksam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı... Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında,korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı,ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.... Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı,başına gelenleri anlamamıştı.Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu... Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:'Ben bu resmi daha önce gördüm...' 'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı. 'Üç yıl önce' dedi adam.. 'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'
İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
Paulo Coelho

Yalnızlıkların Kalabalığı

Yağmakla yağmamak arası bocalayan gri bulutlar gibiydim.Sokağın ritmine ayak uyduramayan. Kıyılarından parmak uçlarında sessizce süzülen. Kalabalıklar içinden sessizce sıyrılıyor,çok geçme den her adımın geride bıraktıklarını bile gören,her bakışın derinlerine inecek kadar cesur olabiliyordum.
Güçlü akıntıları vardı yaşamın. Derinlerine salıp orda takılıp kalacak kuvvetli kökler, elini uzatsan seni dinginliğe çekecek eller vardı. Yok olmakta vardı. Akıntılara bırakıp kendini iç sularında boğuşarak yaşamla. Acemice attığım adımlar sonrası ruhumda açılan derin yaraları kapayamaz olmuş, her yara yeni bir yarayı açmıştı. Savunmasız ve çıplaktım.
Yalnız değildim, yalnızlıklarında kalabalığı vardı. Bunu biliyordum, gözlerinde görüyordum insanların. Benim gibi onlar da parçalara bölünüyor, acı çekiyor, kapıların arkasına saklanıyorlardı. Yalnızların kalabalığıydı, of çekmelerin dışında paylaşılamayan. Sessiz bu dünya içine girdikçe daha da boğuldum. Bu kalabalıkta her birey kendiyleydi iç dünyasında. Fırtınalı bir denizdeki kayık gibi kıyıya çıkma savaşı veriyordu. Deniz büyük, deniz hırçın; kayık ufaktı. Kıyıya ulaşmak,derin bir nefes almak,denize bakıp bir oh çekmek ne kadar mümkündü. Yaşam bizden çok şey istiyordu, ya da biz ondan.
Ruhumun derinliklerinde sevgi adına çok şey büyütmüştüm. Nefret edemiyor, öfke duyamıyor, kızıyor ama anlık zamanları seçiyordum. Herkes için üzülebiliyordum. Uzak veya yakın, kim veya ne olduğu hiç önemli olmuyordu. Hassastım, hemen kırılabiliyor, suskunluğumla kırgınlıkların üstünü kapatarak geride bırakmaya çalışıyordum. Yalnızlığın kalabalığında hep aynı duygular yaşanıyordu belki de. Farklı olan bunu sunuşumuzdu. Herkes kendi fırça darbesiyle sunuyordu kendini kalabalığa.
Atılan darbeler ne olursa olsun ortaya çıkan tek şey yaşantımızın resmiydi.
Renkleri vardı her duygunun,düşüncenin.Her renk resmedenin dünyasında hayat bulmuştu. Resmettikçe anlıyordum ne kadar çok şey biriktirdiğimi çıkınımda. Ne taşıyabiliyor, ne atabiliyordum bir kenara. Farkında olmadan yaşamın hemen kıyısında biriktirdiğim acı ve mutluluklar yığınını. Yeni bir tablo yapmak lazımdı tüm renkleriyle. Yeni bir dünya belki de…
Yeni dünyalara açılmanın yolu bu sis perdesini dağıtmaktı .Yanlızlıkların kalabalığından sıyrılıp yelken açmak mavi ufuklara. Bizi o karanlık derinlere hapsedenlerle hesaplaşmalı,ruhumuza ördükleri duvarları yıkmalıydık üzerlerine.Yoksa içten içe yok edecektik bize ait ne varsa. Daha gün gibi değil mi acılarımız? Sivasta, Maraş'ta, Çorum'da daha yağlı urganları acıtmıyor mu canımızı yiğit delikanlıların? Sustuğumuz yerden kanamıyor muyuz?
Çıkmalı bu yalnızlıktan bizi boğmadan, yalnızlıkların kalabalığı haykırmalı artık sokaklara, caddelere, kentlere

SEVGİ

Sevgi………………. Sevgiye dair yıllardır insanoğlu ne çok şey söyledi. Sevginin tarifini herkes kendi yüreğine ve hissettiklerine göre yaptı. “Sevgi” diye kendi yüreğini tarif etti. Dedim ya herkesin sevgi tarifi ve anlayışı farklıdır. Bende kendi yüreğimin yüreğimdeki sevginin tarifini yapacağım sizlere…… Sevgi, “Ben” yerine önce “sen” diyebilmek. Kendinden önce karşındakinin mutluluğunu düşünmek. Yanında huzur bulmak, güven duymak. Her ne olursa olsun yanında olduğunu bilmek. Seni hep seveceğini bilerek “ kendin” olmaktır. Sevgi ben demektir aslında. Benim yüreğimde hissettiğim sevgi anlayışı bu…… Ne dersiniz sevgili dostlar belki de anlatmak isteyipte anlatamadığınız sevginizi anlatmanın tam sırası. Doğru yer ve doğru zamanda. Hadi bugün sevdiklerinize yüreğinizi açma günü. Evet bugün “Sevgililer Günü” sevginin günü. Beklide bu zor hayat şartlarında unutmadığımız ama bazen hatırlamakta zorluk çektiğimiz duygularımızı bugün daha yoğun yaşayabiliriz. Daha çok emek vermemiz gereken bu duyguyu yüreğimizin derinliklerinde bir yerde saklı tutuyorsanız bırakın özgür kalsın. Sevdiklerinizin yanında olun…..…… En güzel hediye ağzınızdan çıkacak o iki sözcüktür,” Seni Seviyorum” deyin bununla da kalmayın…..Ailenize, dostlarınıza, eşinize, çocuklarınıza ve sevgilinize bu sevgi gününde bunu ihmal etmeyin. Duygularınızı yarınlara ertelemeyin. Yarın çok geç olabilir…….. Seni seviyorum demenin yanında sevginize fedakar olun, güven verin en önemlisi kıymet bilin… Bazen seni seviyorum demek yeterli gelmeyebilir. Tam da bu konunun üstüne sizlerle kısa bir hikayeyi paylaşmak istiyorum… Sadece Seni Seviyorum demek yetmez “Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır aşık olurlar.İlk önce güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabi zaman lazımdır birbirlerini tanımak için.Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz ve artık anlar ki, su’ya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek etrafa kokular saçar, “Sırf senin hatırın için ey su” diye. Öyle zaman gelir ki, artık suda içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır.Zanneder ki, çiçeğe aşıktır, ama suda ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba, “Su beni seviyor mu” diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki, çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya” Seni seviyorum” der. Su,” Bende seni seviyorum “der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine “ Seni seviyorum” der. Su yine “Bende” der. Çiçek , sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler….. Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçmaz etrafa ve son kez su’ya “Seni Seviyorum” der. Su da ona “Söyledim ya bende seni seviyorum “der ve gün gelir çiçek yataklara düşer.Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da, başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…. Bellidir ki, artık çiçek ölecektir, zorlukla başını suya döndürerek çiçek suya, “ Seni ben gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir bu duruma ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye. Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor, “Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez”. Su, merak eder sevgisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye doktora sorar. Doktor şöyle bir bakar suya ve derki, “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum….Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der. Ve anlamıştır ki, artık su, sevgiliye sadece ”Seni Seviyorum” yetmemektedir.” Bu hikayeden çıkarılabilecek çok ders var. Siz kendinize uygun olanı bulup ona göre hareket edin. Bazen “Seni Seviyorum” demek yeterli gelmeyebilir. Sevdiklerinizin yanında olun. Unutmayın ki, Sevmek aşkın kendisi olmaktır. Bende aşkımın ta kendisi olan “Seni Seviyorum”…… Sevgisiz ve sevgilisiz kalmayın

Mutluluk Nerededir?

Mutluluk; Cana can katanımla bir yaz denizinin karşısında, bir ağaç gölgesinderir. Tedirgin edilmeden uyunan bir toprak parcasındadır. Bir bahar sabahında cıplak ayakla koşulan ıslak çimenlerdedir. Sıcak bir günün bitimine doğru birdenbire esiveren serin bir yeldedir. Güvenli bir düşüncenin aydınlıgında, sıcasık bir omuzun, dizlerin yumuşaklığında sevi'sinde, uygun bir sesin titreşimindedir. İstekle ısırılan bir peynir diliminde, yanarak içilen bir yudum suda, özlemle aranan bir fincan kahvededir. Bakkaldan alınan bir paketi taşırken dergilerden yapılmış kesekâğıdında gözucuyla okunuveren güzel bir sözdedir. Günün ilk aydınlığında, gecenin son karanlığındadır. Özlenen can tadının meyva çiçeği tadına dönüşümündedir, renk renk duyguların oluşumunda bilinmeyen renklerin şekillenmesindedir, yüreğin dudaklarındadır. Bir annenin oksayışında, bir babanin bakışında, bir can'ınn dokunuşunda, çocuğun gülüşündedir. Bir ayrılışta dudaklara can ateşiyle konan öpücüktedir. O Can Sesini Duymaktadır. Yarınları istemektedir

İnsan vücudu,mucizelerle dolu bir makinadır

Şimdi okuyacağınız vücudunuzla ilgili gerçekler sizi neden bu şekilde yaratıldığımız konusunda merakta bırakacak. -Bilim adamlarına göre IQ'nuz ne kadar yüksekse o kadar çok rüya görürsünüz. -İnsan vücudundaki en büyük hücre yumurta hücresi, en küçük hücre ise sperm hücresidir. -Bir adım atmak için 200 kasınızı kullanırsınız. -Ortalama bir kadın ortalama bir adamdan 5 inc (12,5 cm) daha kısadır. -Ayak başparmağınızda iki kemik olmasına karşılık diğer dört parmağınızda üçer kemik bulunur. -Bir çift ayakta 250,000 terbezi vardır. -Tam dolu bir idrar kesesi aşağı yukarı bir beyzbol topu ebadındadır. -Mide asidiniz bir jileti eritebilecek güçtedir. -İnsan beyin hücresi 5 takım Encyclopedia Britannica'daki bilgileri alabilecek kapasitededir. -Yiyeceğin ağzınızdan midenize ulaşması yedi saniye sürer .. -Ortalama bir rüya 2-3 saniye sürer. -Göğüsleri kılsız erkekler, kıllı erkeklerden daha fazla karaciğer sirozuna yakalanırlar. -Döllenme anında, yaklaşık yarım saat tek bir hücre olarak yaşarsınız. -Her bir ayağınızda yaklaşık bir trilyon bakteri vardır. -Vücudunuzun 30 dakikada saldığı ısı ile iki litre suyu kaynatabilirsiniz. -Diş minesi vücudunuzdaki en sert şeydir.. -Dişleriniz doğumunuzdan 6 ay önce (dişetlerinizin içinde) oluşmaya başlar. -Sevdiğiniz birine bakarken gözbebekleriniz genişler, nefret ettiğiniz birine bakarken de. -Sarışınlar, esmerlerden daha fazla saç teline sahiptir. -Burnunuzla başparmağınız aynı boydadır.

Kulak Masajı

Kulak ceninin ana rahmindeki duruşunun şematik olarak aynısıdır. Ve tüm akupunktur noktaları kulak üzerinde bu esasa göre yer almıştır. Şimdii... başınız,boynunuz, beliniz, sırtınız, bacaklarınız, kalçanız, ayaklarınız, omzunuz ağrıdığında yapacağınız tek şey kulaklarınıza masaj yapmak. Kulağınızı baş ve işaret parmaklarınızın arasına alarak kulak kepçesinden başlayarak, dayanabildiğiniz kadar güçlü ve sıkarak masaj yapın. İlk anda bazı noktalar acıyacaktır ( bunlar bedendeki ağrıyan bölgelerin kulaktaki refleks noktalarıdır ). kısa bir süre sonra bu ağrılar kaybolacaktır. 2 -3 dakika bu masajı yapmanız yeterli olur. İsterseniz uzatabilirsiniz de. Zaten masajın sonuna doğru bedeninize bir sıcaklıklığın yayıldığını hissedeceksiniz. Bunun ardından ağrılarınızın azaldığını ve kaybolduğunu da... Hiç bir yan etkisi olmayan bu uygulamayı herzaman her yerde kendinize ve ağrısı olan yakınlarınıza uygulayabilirsiniz. Yorulduğunuzda, uzun otobüs yada araba yolculuklarında oturmaktan ağrılara maruz kaldığınızda, çok üşüdüğünüzde ve bedeninizi dengeye kavuşturmak için mucize benzeri bu uygulamayı kullanabilirsiniz. Dört tane ağrı kesici aldım. hala ağrıyor diyerek baş ağrısından kıvranan taksi şöförünün ona yaptığım iki dakikalık kulak masajının ardından yaşadığı mutlu şaşkınlıkla benden ücret almadan teşekkürlerle uğurladığını hala hatırlıyorum. Önemli olan kulağın her noktasına dokunun. Kulağınız size hemen yanıt verecektir. Kulaklar bedeni hisseder, görür ve duyar. Siz de şefkatli ellerinizi esirgemeyin.
Adam zengindi. Hem de çoklarının hayal edemeyeceği kadar. Ülkenin en güzel şehirlerinin en güzide semtlerindeki dairelerinin sayısını bile bilmiyordu. Ayrıca, iyi bir antika meraklısıydı. Elinde tuttuğu zengin koleksiyonun değeri de tahminleri zorluyordu. Çiftlikleri ve arabaları da vardı tabii. İşlettiği mağazalarda binlerce insan çalışıyordu. Herkes, Keşke onun yerinde ben olsam! diye düşünüyordu. Gelin görün ki o, bulunduğu yerden hiç memnun değildi. Her şeye sahip olduğu doğruydu. Ancak, içinde bir yerde derin bir boşluk, doyurulmaz bir açlıkla kıvranıyordu. Kendisine Baba! diye sarılacak bir çocuğu yoktu. Yıllardır eşiyle birlikte bu yalnızlığı, bu eksikliği içten içe hissetmişlerdi. Ama umutla dua etmeye, sabırla beklemeye devam ediyorlardı. Eşi, aynı zamanda bir ressamdı. Kadın hayal ettiği bebekleri, çocukları büyük bir ustalıkla yağlı boya tablolara çiziyordu. Ancak resimleri hep kendine saklıyor, sergiliyordu. Resmini yaptığı bebekleri, çocukları kendi çocukları gibi seviyordu. Haliyle, çocuklarını parayla bir başkasına satmak aklının ucundan geçmezdi. Sonunda ihtiyarlık günleri gelip çattı. Artık çocuk sahibi olma hayalleri bitmişti. Fakat beklenmedik bir şey geldi başlarına. Ağır bir trafik kazası geçirdiler. Adam hafif yaralı olarak kurtuldu. Ancak karısı ciddi bir beyin hasarı ile yoğun bakımda yattı aylarca. Adam karısının sağlığı için servetinin önemli bir kısmını harcadı. Derken, doktorlar karısının kısmen iyileştiğini söylediler. Kadın eve döndü. Ama artık eskisi gibi değildi. Adeta bir çocuk gibi yaşıyordu. Karısının gündelik işlerini yapabilmesi için bir bakıcı hanım çalışıyordu yanlarında. Kocasını savaşta kaybetmiş genç hanımı adam ve eşi evlatları gibi sevdiler. Eve biraz olsun çocuk cıvıltısı getiren iki küçük çocuğunu da torunları bildiler. Bu arada evin hanımı eskiden olduğu gibi resimler yapmaya çalıştı. Bekleneceği gibi tabloları eskisi kadar başarılı değildi. Yine de kadının eski günlerdeki gibi mutlu olmasına yardımcı oluyordu. Yıllar hızla aktı. Kadın bir gün beyin sorunları nedeniyle öldü. Adam, bakıcı hanım ve iki yetimini değerli hediyelerle evlerine gönderdi. Çok geçmeden adam da kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Böylece hayalleri süsleyen o koca servet sahipsiz kaldı. İlk olarak paha biçilmez antikalar büyük bir müzayedede satışa sunuldu. İlk parça adamın eşinin beyin özürlüyken yaptığı bir tabloydu. Bir özürlünün umutlarını döktüğü, ruhunu ortaya koyduğu bu mütevazi tabloya kimse dönüp bakmadı bile. Herkes az sonra önlerine gelecek paha biçilmez antikaları bekliyordu. Satıcının Artıran var mı? diye bağırışına salondan tek cevap gelmiyordu. Müzayede salonundaki sessizliği, müzayedeye ilk defa gelen bakıcı kadının sesi bozdu. Annesi gibi sevdiği bir kadının çocukları gibi sevdiği tablosuna müzayede salonunda pek alışık olunmayan bir teklifle müşteri oldu: Beş dolar! diye bağırdı acemice. Daha fazlası yoktu cebinde. Umutla bir başkasının kendi teklifini artırmasını bekledi. Sessizlik yine bozulmadı. Müzayede yöneticisinin Satıyorum. Satıyorum..Saaaaat...tım. demesiyle tablo sadece 5 dolara kadının oldu. Müzayede yöneticisi satılan tabloyu bir kenara koymak yerine çerçevenin arka yüzünü herkesin görebileceği biçimde yukarı kaldırdı. Tablonun arkasında katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Yine herkesin gözleri önünde kağıdı aldı ve açtı. Özenli bir el yazısıyla yazılmış notlara göz gezdirdikten sonra kalabalığa döndü: Bayanlar ve baylar; müzayede bitmiştir! Sonra kağıt üzerindeki notu seslice okudu: Kim eşimin bu mütevazi emeğine değer vererek bu tabloyu satın almışsa, eşime verdiğim değerden çok daha azını hak eden servetim de onundur. *** Ailemizde birbirimiz için yaptığımız her işin ardında böyle bir not olmalı mı dersiniz? Karımın benim için yaptığı her şey benim değer verdiklerimden çok daha değerlidir gibi. Kocamın benim için yaptıkları onun sahip olduklarından çok daha paha biçilmezdir gibi. Ve çocuklarımızın bizim için sevgiyle yaptıkları, kendi ruhlarını taşırıp da ortaya koydukları güzel şeylerin ardında yazılı bu notu okuyabiliyor muyuz? Dünya belki de bir açık artırma salonudur. Gördüğümüz her şeye birileri bir paha biçer. Sırf başkalarının biçtiği değerler üzerine yeni değerler eklemek için ömrümüzü bizim için en değerli olanları unutarak, hatta bazen kırarak tüketiyor olabiliriz. Sevimli bir çocuğun babası ve annesi olmanın değeri borsalarda ölçülemiyor. Fedakar ve sadık bir eşin bizim için yaptıklarını hiçbir insan kaynakları uzmanı hesaplayamıyor. Oysa, hepsi antika... Kimsenin görmediği, kimsenin fark etmediği kadar özel ve güzel değerler. Müzayede bitmeden birbirimize ziyadesiyle değer verelim.

İçsel Duygular

Şuan öyle kötü bir ruh hali içindeyim ki..içimdeki suskunluğu bozmak adına yazıyorum..insan neden bazen karamsar duygulara kapılır? etrafındaki herşeyin anlamını yitirdiği ve onun için hiç kimsenin değerli olmadığını hisseder bazen..Bişeyler düğümlenir boğazında karşı tarafa anlatmak istediklerini bi türlü anlatamaz hep bi boşvermişlik içerisinde kalır..kendini bütün dünyadan tamamen soyutlar aslında herşeyin yalan olduğunu o an anlar..fakat ne yapsada artık içindeki sinsi duyguları alt edemez yenik düşmüştür..bi türlü çıkamaz yuvarlandığı girdaptan sürekli içine çekilmekte kendisi istemedikçe..aslında herşeyi kaderine terketmek istemediği halde içindeki duygulara engel olamamakta çünkü direncini yitirmiştir hayata karşı..ama belki tutunacak bir dalı olsa direnmişlik yıkılmışlık duygularını aşabilir..ne kadar kolay öyle değilmi birini sevmek birine bağlanmak ve ayrılmak çok basit duygular sanki..kolay değil hayır bir insanı silip gitmek kolay değil ayrılıklara alışmak...git yüreğim bırak artık bu sevdaları terket bu diyarları yeter yürek acısı çektiğin....