skip to main |
skip to sidebar
Küçük çocuk, birinci sınıfı bitirdiğinde okumayı sökmüş ve "dilekçe" denilen şeyin ne demek olduğunu öğrenmişti.
Artık bütün isteklerini bir yazı ile dile getirecek, altına da imzasını attı mı, bu iş olup bitecekti.
Karne aldıkları gün, çantasını bir tarafa fırlatıp sokağa çıktı. Babasının kapıcılık yaptığı apartmanın önündeki boş
alan, top sahası olarak seçilmişti. Ancak o, kısa boylu ve çelimsiz olduğu için, maçlara alınmazdı. Bu durumda ister
istemez misket oynar, ye da "en iyi arkadaşım" dediği bisikletiyle gezerdi.
Çocuk, babasının durumunu bildiği için, apartmanın sakinleri tarafından çöpe atılan hurda bir bisikletle idare
ediyordu. Bisikletin her yeri dökülmüştü. Üzerinde "boya" diye bir şey kalmamış, bütün metal kısımları
paslanmıştı. Üstelik de pedalları yamulmuş ve seledeki yaylar tek tek fırladığından, poposunu acıtmaya başlamıştı.
Küçük çocuk, esasında bu duruma razıydı. Fakat bisiklet, geçen sene bile küçük gelmişti. Bu yıl biraz daha
uzadığından, onu terk etmekten başka çaresi yoktu.
Bisikleti kucaklayıp kapı önündeki çöplerin arasına bıraktığında, küçük çocuğun aklına bir fikir geldi: Artık
bisikletsiz kaldığına göre, bir dilekçe yazıp yenisini isteyebilirdi. Fakat onu kime göndereceğini bilemiyordu. Üstelik
de annesi, ne kadar fakir olursa olsunlar, başkalarına el açmayı çirkin bulurdu.
O halde? O halde, dilekçesini Allah'a gönderirdi. Zaten dedesi de, Allah'ın çok zengin ve cömert olduğunu,
insanlara verdiği hediyelerle, zenginliğinin bir gram bile azalmayacağını sık sık tekrarlıyordu. Çocuk, büyük bir
titizlikle yazdığı dilekçesini, karne parası ile aldığı bir uçan balonun ipine bağladıktan sonra, onu serbest bıraktı.
Dilekçede, "Allah'ım. Bana bir bisiklet gönderir misin?" yazıyordu. İmza yerinde ise, onu çağırırken kullandıkları
isim vardı: "Ufaklık".
Küçük çocuk, balonun nereye gittiğini takip etmeye koyuldu. Biraz sert esen rüzgar, onu civardaki yüksek binalar
arasında dolaştırıyor ve yükselmesini engelliyordu. Balon, onların arasında gidip geldikten sonra, dar bir sokağa
girerek gözden kayboldu. Çocuk, balonun gökyüzüne çıktığından emin değildi. Bu yüzden, köşedeki ihtiyardan bir
balon daha alarak dilekçesini tekrarladı ve bulutlara doğru yükselen balonun ardından dua etti.
Küçük çocuk, yaptığı işi arkadaşlarına anlattığında, onların alaylı gülüşmeleriyle karşılaştı. Fakat, hiçbirine
aldırmadı. Dilekçesi yerine ulaşırsa, bisikleti kesinlikle gelirdi. Ufaklık, top oynayanları seyre koyulduğunda, bisiklet
taşıyan bir adam gördü. Her yanından pırıltılar saçan bisiklet, kim bilir hangi zengin çocuğun karne hediyesiydi. Bu
arada, maç yapan çocuklar da oyunlarını kesmiş ve meraklı bakışlarını, kendilerini büyüleyen bisikletin üzerine
çevirmişlerdi. Kucağında bisiklet olan adam, onlara bir şey sorduktan sonra, ağır adımlarla çocuğun yanına geldi ve yanağını okşayıp:
- Merhaba arkadaş, dedi. Ufaklık denilen
adam sen misin?
Küçük çocuk, ağzını açmasına rağmen bir
ses çıkartamadı. Cebindeki misketleri sanki
boğazına sıralanmış ve nefes almasını
zorlaştırmıştı. Sadece başını sallayabildi.
Adam kısık bir sesle:
- Dilekçen kabul edildi yavrum. Hediyeni
inşallah beğenirsin.
Adam, bisikleti çocuğun kucağına
bırakırken, onun küçük kalbinin yerinden
fırlayacak kadar hızlı attığını fark etti ve
kızarmış yanaklarına bir öpücük kondurup
uzaklaştı. Bisikleti getiren adam, çocukların
şaşkın bakışları arasında yan sokağa
kıvrıldı ve bir apartmana girip üst kattaki dairesine çıktı. Kapıyı açtığında, kendisini karşılayan küçük kız:
- Baba, diye bağırdı. Biliyor musun, bizim balkona uçan bir balon girmiş.
Adam, onu kucaklayıp:
- Biliyorum yavrum, diye okşamaya başladı. Sen uyurken girmişti. İpine de bir kağıt bağlamışlar.
Birkaç yıl önce Elkhart, Kansas'ta iki kardeş bir okulda çalışıyorlardı. Her sabah sınıftaki sobayı yakmak onların görevi idi.
Soğuk bir günün sabahı, kardeşler sobayı temizlediler ve odunla doldurdular. Birisi bir şişe gazı odunların üstüne döktü ve ateşe verdi.Öyle büyük bir patlama oldu ki, eski bina sallandı. Patlama sırasında
büyük kardeş öldü, diğerinin de bacakları feci şekilde yandı. Daha sonra,şişeye yanlışlıkla benzin doldurulduğu ortaya çıktı.Yaralanan çocuğu tedavi eden doktor, çocuğun bacaklarını kesmenin daha
iyi olacağını söyledi. Anne ve babası yıkılmıştı. Zaten bir oğullarını yitirmişlerdi. Şimdi de diğer oğulları bacaklarını kaybedecekti ama inançlarını kaybetmemişlerdi. Doktora kesme işlemini ertelemesini rica
ettiler. Doktor kabul etti çocuklarının bacaklarının iyileşmesi için dua ediyor ve her gün doktordan kesmeyi bir gün daha ertelemesini istiyorlardı. Bu, iki ay sürdü. Doktorla her gün tartışıyorlardı. Bu arada
çocuklarını bir gün tekrar yürüyebileceğine inandırıyorlardı. Çocuğun bacakları kesilmedi ama sargılar açıldığında, sağ bacağının diğerinden 6cm kadar daha kısa olduğu ortaya çıktı. Sol ayağındaki parmaklarda
nerede ise yoktu. Oğlan yine de kararlıydı. Acılar içinde kıvranmasına rağmen, her gün egzersiz yaptı ve nihayet bir iki adım atmayı başardı. Bu genç adam, daha sonra koltuk değneklerinden kurtuldu ve yürümeye
sonra da koşmaya başladı. Bu genç adam koştu, ve koştu. Nerede ise kesilmek üzere olan bacaklar ona bir dünya rekoru bile kazandırdı. Bu genç adam Glenn Cunningham'dı. "Dünyanın En Hızlı İnsanı" olarak tanınan gence Madison Square Garden'da yüzyılın sporcusu unvanı verildi.
Yüreğinin ve iradenin gücünü son damlasına kadar kullanırsan başarı kaçınılmaz sonuçtur.
Evliliği günden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde
bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma
anında eşi bütün bağları kopardı ve rest çekti.
- Ya ben giderim, yada baban bu evde kalmayacak!
Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini
seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok
uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala ona ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü
ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can "baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına "baba nereye gidiyoruz"
diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan
yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu
yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz
tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile
serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en sonda babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.
Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi.
Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle
üzgündü ki dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi.
Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli
etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak
olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.
Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı,
kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının
yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler. Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı
neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.
Can "baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun
yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "beni affet baba" diyerek babasının
boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu "baba beni affet, sana
bu muameleyi yaptığım için beni affet" diye hatasını belli ediyordu. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı
veriyordu.
- Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda
bırakamayacağını biliyordum.
Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu
sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman.Ancak ilkokula başlayınca işler değişti.Arkadaşları, onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız,ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes
birbirini kıskanıyordu. Bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa
benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir
selviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.
Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş
olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.
Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına
döndü ve kendisini halen çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına
dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
- Sanki yeniden dünyaya geldim. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatı siz mi yaptınız, dedi.
Yaşlı doktor:
- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım, diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden
gördün kendini!
Birini sevmek ve bunu söyleyecek yüreğe sahip olmak, dünyanın en büyük zenginliğidir. Sevginizi cesurca söyleyin. Ailenize, dostlarınıza, sevgilinize, yüreğinizi ısıtan herkese! Ancak konu gönül işiyse, seviyorum demenin doğru zamanı var mıdır?
Birini sevmek ve bunu söyleyecek yüreğe sahip olmak, dünyanın en büyük zenginliğidir. Sevginizi cesurca söyleyin, bağırın hatta, ailenize, dostlarınıza, sevgilinize, yüreğinizi ısıtan herkese! Ancak konu gönül işiyse, seviyorum demenin doğru zamanı var mıdır?
Sorunun cevabı, hem var, hem yok! Biliyorum, böyle cevap olur mu diyeceksiniz, ancak maalesef durum budur. Karşınızdaki kişi, aşk ilişkisi içinde olduğunuz biri ise, doğru zamanlama çok önemlidir. Bu zamanı yakalamak da olaylara, ilişkinin yoğunluğuna, kişinin karakteristik özelliklerine göre değişir.
Tanıştıkları andan itibaren, sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış hissine kapılarak, tutkulu ve şiddetli bir aşk yaşamaya başlayanlarda, seviyorum kelimesi çabuk ortaya çıkar. Neredeyse ilk gecenin sonunda sevdiklerini fısıldayan çiftler gördüm.
Taraflardan birisi sevdiğini söylediği andan itibaren, karşısındakinin hareketlerinin değiştiği, yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığı ilişkiler de var. Bu durumda çok erken ağza alınmış bir kelam olduğu söylenebilir.
Yıllar boyu birlikte yaşayıp, mutlu olan ve hiç sevgilerini dile getirmeyen, hatta çocukları evlenip, torunlarını sevme günlerine kadar yan yana durmayı, acı ve tatlıyı paylaşmayı becerebilmiş ama hiç 'seni seviyorum' dememiş çiftlere de rastlamak mümkün.
Sevgisini dilene pelesenk edenler grubu ise, kendi başına örnek teşkil ediyor. Bu ikiliyi her yerde görebilmeniz mümkün. Sürekli öpüp koklaşan, birbirlerini enteresan ve sadece kendilerinin anlamını bildiği lakaplarla çağıran, içinde 'canım, bebeğim, aşkım, hayatım vb..' kelimeler olmadan cümle kurmayan, özellikle kalabalık ortamlarda çok dikkat çeken, genellikle şımarık çocuklar gibi davranan çiftlerimiz, 'seni seviyorum' demeyi alışkanlık edinmişlerdir.
Bunlar gibi birçok örnek vermek mümkündür. Ne kadar çift varsa, o kadar ilişki şekli var demektir. Ana konular ortak olmakla beraber, her ilişki nevi şahsına münhasırdır. Kendince bir lezzeti, şekli ve biçimi vardır.
Bana göre, 'seni seviyorum' demek, bir çeşit yemindir. Sevgi, benim kalbimde çarşaf değiştirme hızı ile değişmez. Bu yüzden, başladığım her ilişkide, seviyorum demeyi sevmem. Birini tanımadan, gerçek hallerini görmeden, birlikte kötü gün atlatmadan sevmeyi beceremem.
Öyle hissetsem bile, ilişkinin başlarında, bunu dillendiremem. Kalbime dönüp sorarım: Şimdiye kadar gördüğün kısmını mı sevdin? Öyle ya, film yeni başlamış, daha ne katil belli, ne ortada uşak var. Başkahramanın ne yapacağı da muamma! Neyi sevdim ki?
Bir erkeği sevmem için kriterlerim var. Öncelikle vicdan sahibi biri mi? Çalışan, üreten, düşünen bir beyni var mı? Çevresine, ailesine davranışları nasıl? Bunlardan geçer not alabilmiş her birey, ilk olarak insan sıfatıyla sevgimi kazanır. Bundan sonrası ortalama paydalarda buluşabilirsek zaten yürür gider. Hayatımda her şey yolundayken yanımda, ilk başım sıkıştığında ortada yoksa, böyle birini sevmem mümkün değil. Bu durumu anlamanın yolu da zaman olduğuna göre; öyle ilk dakikada seviyorum demem, diyemem!
Gönül işine mantık girer mi, girerse bu sevgi midir? Kesinlikle evet! Akıl yürütmeden, rüzgarın götürdüğü yere gitmek, aşktır. Sevgi dediğin ruh, akıl ve mantık üçlemesinin birlikteliği ile yürümelidir. Tanıştığımızın ikinci haftasında, bir adama 'seni seviyorum' dersem, üç ay sonra aynı adamla bir ömrü geçiremeyeceğime karar verirsem, o sevgiyi ne yapacağım? Eskimiş sevgiler dolabına kaldırırım herhalde ya da kırpıp kırpıp yıldız yaparım!
Merhaba Sevgili blog okuyucuları;
www.nesetuana.blogspot.com blog yazarımızın düzenlediği bir yardım kampanyasına katılmak istermisiniz.Yardıma muhtaç bir insana sizde destek olmak ve çocuklarının eğitimine katkıda bulunmak isterseniz vermiş olduğum link adresine girerek oradan detaylı bilgi alabilirsiniz.Ben göstermiş olduğu duyarlılıktan dolayı nesetuana yı kutluyorum keşke herkes duyarlı olsa çevresinde ne olup bittiğinin farkına varabilse..Ne yazıkki herkes aynı koşullarda hayat sürmüyor maddi durumu kötü olan o kadar çok insan var ki ülkemizde bizde elimizden geldiğince ufakta olsa yardımlarımızı esirgemememiz gerekiyor.Halimize şükredip kötü durumda olan insanlara el uzatmalıyız.Bunu sizde yapabilirsiniz kampanya dahilinde olan liflerden bir tane satın alarak sizde çocukların eğitimine katkıda bulunabilir onları sevindirebilirsiniz.
Hep, yorumlar üzerine yapıcı çalışmalar. Tekrar üzerine tekrar. Yok olmaya yüz tutmuş bir çiçeği, dik dursun diye boynunu iple bağlamak. İşte bunların hepsi, unutulmuş, alışkın sevgiler. Oysa çoktan ölmüş, beni gömün diye haykıran bedenlerin sevgileri. Yaşamak için hiç bir çocuksu yüzü kalmamış, tüketilmiş sevgiler bahsettiğim. İki kişiden çıkıp, birçok kişiye yansımış, yansımaması gereken kayıp sevgiler. Uzun zamanlar ve düşüncelerden sonra yaratılmış, içinden gelen seni seviyorumları yok eden, unutulmuş sevgiler...
Etrafınıza bakın, ne görüyorsunuz? Yorgun insanlar, daraltıcı sokaklar, gülmeyi bilmeyen çocuklar, anlamsız bir is, stres ve gerilim. Kim yaptı bunları diye düşünmeyin. Hepsi bizim unutulmuş sevgimizde gizli, yok olmuş sevgimizde. Neden artık sevgililer eskisi gibi değil, neden yorgunluğun tadı dinlenmekte değil, neden sevgi bizim içimizde değil.
Bazen bakıyorum etrafıma, o yorgun, sebepsiz kin besleyen suratlara. Soruyorum içimden ; siz sevdiklerinizle, dostlarınızlada mı böylesiniz diye. Yalancı ruhlar olmuşuz istemeden, sevgimize bir türlü sahip çıkmayı becerememişiz. İki kuruş sevgi için, kendimizden çıkmamıza, apayrı insanlar olmamıza hayretle bakıyorum. Arkadaşlık, aile, doğru, yanlış adına yaptığımız her şeyde, karşımızdakinin sevgimizi elimizden alma çabasına şaşırıyorum. Bu düşünceler, sadece etrafıma baktığımda, dar sokakların bana söylediği basık cümleler oluyor. Sonra, sert bir omuz yürürken bana çarpıyor ve dünyaya geri geliyorum. Etrafıma bakmadan, boynumu eğip yürüyorum. Bir pardon, özür dilerim bekliyorum belki de o sert omuzlardan. Sonra ne oluyor. Hiçbir şey. Sadece motorlu araçların çıkarttığı seslerin arasından, bir iki kuş sesi duyuyor kulaklarım. Veya duymaya çalışıyor...
Ben, aşkı, aileyi, dostluğu, arkadaşlığı doğuran hep sevgidir diye
biliyordum. İnsanlar o kadar aç mı ki, başkalarının sevgisine ortak oluyor veya onu yok etmeye çalışıyor. Bunun farkında olmadıklarına inanmıyorum, inanamıyorum. Yorgun sokaklardan çıkmadan, dar bir bara giriyorum. İnsanlar bilmedikleri bir müziğin ritmine kendilerini kaptırmış ve elinde içkileri, boş boş etrafa bakıyorlar. Eminim ki evlerinde olmadıkları kadar, rahatsızdırlar şu an. Bir iki tanıdık görüyorum, yanlarına gidiyorum. Bir dost edasıyla karşılanıp, ilgi görüyorum bir anda. Çok değil, beş dakika geçmeden, yan sandalyede duran o çantadan farkım kalmıyor, unutulan oluyorum. Bir süre sonra, o bir çift sert omuzu aynı masada görüyorum. Gülüyor, eğleniyor, etrafındaki güzel kızlara bakıyor. Hatta bir ara benimle bile, bir arkadaş, bir dost edasıyla konuşmaya çalışıyor. Anlam veremiyorum olanlara. Sokaktaki adamla, aynı kişinin bu olacağına inanamıyorum. Bir insan bu kadar mı farklı olabilir diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum. Ama gözlerimi açıp ta her şeyi gördükten sonra, çoğumuzun, bırakın sevgimizi, kendimize bile sahip çıkamadığını anlıyorum. Yenilmiş ve yorgun bir şekilde, barı terk ediyorum...
Eve dönerken, kaç tane ben var diye düşünüyorum. Onlarca mı, yüzlerce mi. Hayır diyorum kendi kendime, belki herkes gibi ben de isyan ediyorum. Kaç tane beni yaşıyorum, kaç tanesini unuttum acaba, kaç tanesi öldü. Yoksa hep bir miydim. Bir anda, sanki tüm sevgi çiçekleri, bir telefonla içimde beliriveriyor. Değer verdiğim bir insan benimle mutlu oluyor, ben de onunla. Sonra anlıyorum ki, asıl tutunulması gereken, o unuttuğumuz sevgiler. Aslında hep içimizde olan, mızıkçı bir çocuk gibi bizimle saklambaç oynayan sevgiler. Yok olduğunda bizi binlerce yalancı parçaya bölen, bulunduğunda ise bizi bir yapan unutulmuş sevgiler. Anlıyorum ki artık unutulanları, hatırlamanın, yaşamanın, içinde bir olarak hissetmenin vakti geldi de geçiyor. Farkındalık...
Mahzenlere kapatılmış, birbirine hasret vücutları, ayırmayı bir görev gibi benimseyen zindan görevlileri ; diğer insanlar. Size soruyorum, neden? Neden bizimlesiniz, neden bizden kopamıyorsunuz. Oysa ki biz, sizden çok ama çok uzağız. Bunu göremiyor musunuz? Bu kadar zor mu bunu hissetmek. Geçin aynanın karşısına, kendinizi tanıyın, kendinizle uğraşın, bizimle değil. Bırakın bizi. Farkında değilsinizdir belki, öldürüyorsunuz bizi, bizim mahzun ve ışıldamaya çalışan sevgimizi. O unutulmuş değil, yok olmaya yüz tutmuş da değil. Sadece size verecek gücü, kendisinde hissedemiyor, kendisini paylaşmak, yok etmek istemiyor sizinle. Artık siz de bırakın başkalarının sevgisini, kendi sevginizi, aşkınızı yaşayın içinizde. Etkileyin kendinizi sevginizle, bir olun her insanla, her varlıkla, her değerle. Artık, sahip çıkma vaktidir ; unutulmuş kendimize ve o unutulmuş sevgimize...
........ O ’nun gibi bir dosta sahip olmak çok kişiye kısmet olmaz.Bu nedenle şanslı sayıyorum kendimi.Ancak....keşke hiç ama hiç tanımamış olsaydım diye de düşünmeden edemiyorum.O ve sevgili eşi ailace en iyi dostlarımız , en iyi arkadaşlarımız idiler.Haftanın 3 gecesi mutlaka bir arada olur,hoşca vakit geçirir en çok da örümcek ağı gibi dört,bir yanımızı hızla kuşatan şu lanet olası KANSER hastalığından söz ederdik. Kendisi bu konuda , Türkiye’nin yetiştirdiği en yetkili,bilgili uzmanlarından biri olmakla beraber aynı zaman da da cerrah tı.Onkoloji ve yan dallarına ait öğrenimini
Amerika’da tamamlamış, daha sonra da eşinin isteği üzerine geri dönmüş, hastalarına
umut kapısı olmuştu.
........Dolayısı ile kanserlinin yüzlercesi geçti tedavisinden.Bu hastalığın tüm aşamaları ile ameliyatları o’nun için artık sıradanlaşmıştı.Ciddi operasyonlar sonrası
kansere dair kritikler yapar o’nun güzide bilgilerinden fazlası ile yararlanmağa çalışır
dık.Gel zaman, git zaman bu illetin pençesinde kurtuluş umudu olmaksızın kıvranan
biricik BABAM’ı da o’nun emin ellerine bırakmıştık.O artık evimizin bir ferdiydi.Bizim
için yaptıklarına minnet duymama rağmen asla kabullenmez,biz kardeşiz-dostuz lafı
mı olur derdi.
........Mamafi yapılan tüm müdahalelere rağmen ....Ben CANIM BABAM’ı kaybet
miştim.O da biricik ablasını bu soğuk nevaleden kurtarmayı başaramamıştı.Üst,üste
gelen bu acılar,bu beklenmedik hayal kırıklıkları ile ruhen yıkılmıştı.Öyle ya....SEN
Ünlü bir kanser uzmanı-onkolog yanı sıra ,namı büyük bir Cerrah olacaksın ve yakın
ların-sevdiklerin bu hastalığa yenik düşecek sonra da bir,bir yaprak dökümüne uğra
yacaklar.Hayatın en acımasız yüzü bu değilmi....?
.......Hemen,hemen her ev de,ya da hane halkından birinde görülme olasılığı
hızla yayılan kanserin,ABD de tedavisinin kesinlikle bulunduğunu ancakilaç sanayinin çökmesinden korkulduğu için açıklanamadığını,buluşu sağlanmış olan ilaçların formü
lünün üretilmeksizin saklı tutulduğunu söylerdi.Bu çokda mantıklı bir sebep-sonuç iliş
kisiydi aslında.Çünkü rantiye Dünya’sını ayakta tutan sektörlerin en büyüğü ilaç
ihaleleri,dolayısı ile de kanserin ağır maliyeti ve de getirisi başı çekiyor.
........Çoğunlukla bu hastalığı öylesine hafife alabilen , parmaklarının ucunda eritmeyi başaran can dostumun da ,af edilirliliği olmayan kanser ne yazık ki sonu oldu.İşinin ehli .....KOCA CERRAH....göz açıp,kapayıncaya kadar şöyle 3-5 ay içerisinde bizlere
en acı ŞAKASINI YAPARAK....Aramızdan ayrıldı.
........Her nedense ben bu sonu , uzun zaman aklıma sığdıramadım. Kabullene
medim ve dünya lar iyisi can dostuma yakıştıramadım.En iyi arkadaşım "DOSTLARIM
DAN HAZAN" acılarını an be an yaşadı.Göz göre,göre.....ve de elimizden gelen hiç
bir şey de yoktu.Öyle zavallı,öyle çaresizdik ki anlatabilmem imkansız.Fakat
bu illeti yaşamış veya yaşayanlarla bulunmuş olanlarınız ne anlatmak istediğimi gayet
iyi anladınız bundan eminim.
......O’nun branşı, ihtisası,dalında elde ettiği başarıları kurtulmasına yetmedi.Soğuk bir Şubat sabahı kaybettiğimiz kişi, yeri asla doldurulamayacak, unutulmayacak
..DOSTLARIMIZ ’dan HAZAN’dı.....O canım arkadaşım Sibel’in biricik aşk’ı
sevdalısı,dillerden düşmeyen kısacık mutluluklarının KAHRAMANI....Sevgili eşi ve benim
kardeşim...SEDAT beydi. O Şafak ve Deniz’in biricik BABALARI....O CAN DOSTUMUZDU.
NOT= Kanser den kaybedilenlerin anısına.....
Flormar Bloggerlarla Buluşuyor!
Bundan sonra Blog sahibi olan , blog sahibi olmayı düşünen veya Blogları aktif bir şekilde takip eden herkes, Flormar'ın binlerce renk ve çeşitteki ürün gamıyla tanışma şansını yakalayacak. Burada yayınlanacak metinler ve verilecek linkler sayesinde Flormar adını daha fazla duyurabilecek,gelişmelerden herkesi haberdar edebilecek.
Burada yer alan iletişim platformu sayesinde Flormar gerek ürünleri gerekse her türlü yenilik çalışmalarını bloggerlara duyurabilecek ve blog okuyucularına Flormar hakkında merak ettikleri tüm soruların cevaplarını verecek. Bunun için tek yapılması gereken aşağıdaki iletişim formu aracılığı ile bize bilgilerini göndermek olacak
Çok az zamanınız var ve evden hemen çıkmanız gerekiyor bu durumda makyajınız ne olacak
İşte size, adım adım hızlı makyaj önerileri:
Ten
Cildiniz donuksa kayısı ve bej tonlarında bir makyaj altı sürün. Göz altlarınızda morluklar, yüzünüzde sivilce ve kızarıklıklar varsa mutlaka bir kapatıcı kullanın. Rengi cildinizden bir ya da iki ton açık olmalı.
Kapatıcıyı parmaklarınızla cildinize iyice yedirin.
Fondöteninizi uygulayın. Fondöten rengini cildinizle aynı tonda veya yarım ton daha açık seçin.
Bindiğim taksinin şoförü, “Bu memleket bitmiş abicim” diyordu “Artık iflah olmaz. Başına bir gelecek var.”
Son günlerde bu sözleri çok duyuyorum; sokaklarda, lokantalarda, dükkânlarda insanlar gelip böyle yakınmalarda bulunuyor.
Geçenlerde birisi “Bu kadar cinayet olur muydu Türkiye’de abi?” diye sordu. “Nedir bu vahşet?”
Böyle yakınan insanlara başka bir ülkeye gitmeyi önerseniz, çoğu gitmez.
Çünkü bu halk ülkesini sever, yaşam biçimine tutkuyla bağlıdır. Ama yine de bitmek tükenmek bilmeyen bir tartışmadır bu: Türkiye cennet mi, cehennem mi?
Bence ikisi de olabilir.
Ve cennetle cehennem arasında küçük bir fark var.
Şimdi size o farkı anlatayım.
Bir adama cehennemi göstermişler.
Ortada müthiş bir ziyafet sofrası duruyor. Masada kuş sütü eksik. İki yana insanlar dizilmiş oturmakta.
Ama bir sorunları var. Kollarına dev kaşıklar bağlı. Bu kaşıklar o kadar uzun ki hiçbir yiyeceği alıp da ağızlarına götüremiyorlar.
Bu yüzden de o güzelim ziyafet sofrasının başında, yemekleri izleyip yutkunarak açlıktan kıvranıyorlar. Adam cehennemde verilen cezanının ağırlığına hayret ederek bir de cenneti görmek istiyor.
Oraya da götürüyorlar.
Bir de bakıyor ki orada da aynı masa var. Üzerinde aynı yiyecekler duruyor.
Oturanların kollarına yine dev kaşıklar bağlanmış.
Yani cehennemden hiçbir farkı yok.
Bu durumu çok garipseyerek soruyor: “Cennetle cehennem arasında hiç fark yok mu?”
“Var” diyorlar “biraz daha bak!”
Dikkatle bakınca masadakilerin daha mutlu, daha canlı ve sevinçli olduğunu görüyor. Açlık çeker gibi bir halleri yok.
Biraz sonra bunun da sebebini anlıyor.
Herkes elindeki dev kaşıkla karşısında oturanı besliyor.
Kaşığı yiyecekle dolduruyor ve karşı tarafta oturanın ağzına uzatıyor. O da aynı şeyi yaptığı için hiçbiri aç kalmıyor.
***
İşte cennetle cehennem arasındaki fark bu kadar. Türkiye dayanışmayı, merhameti, empatiyi, sevgiyi öğrendiği gün bu cehennem cennete dönecek.
Ama bugün ne yazık ki ego savaşları, gözü dönmüş bir yarış, “daha çok iktidar, daha çok para” ihtirası yüzünden yavaş yavaş bir cehenneme doğru itiliyoruz.
ZÜLFÜ LİVANELİ
Şimdiki aklım olsaydı; dünün acısını, bugünün sancısını, yarının kaygısını yaşamazdım. Ulaşılmaz aşkların tartışılmaz üstünlüğüne inanmaz, tel örgüye
takılarak pantolonumu yırtmazdım
Şimdiki aklım olsaydı; aşkın,"Sen benim erişilmezim, vazgeçilmezim,
unutulmazımsın" diyenlerin dayandıkları palavradan ibaret bir payanda
olduğunu bilir ve ulaşılmaz sandığımız yıldızların gerçekte bir taş ve kum
yığını olduğunu, yıllarca beni oyalayan aynanın arkasının katranlı kağıtla
kaplı olduğunu anlardım.
Şimdiki aklım olsaydı; yıllar sonra, "öyle değil, şöyle davransaydım sonuç
daha değişik olurdu"nun muhasebesini yapmanın faydasız olduğunu, dua
çiçeklerini ağlatmanın, gökkuşağının canlı renklerini soldurmakla eşdeğer
olduğunu anlardım.
Şimdiki aklım olsaydı; bir başkasıyla asla derken, sevdiğinizi bir
başkasıyla gördüğünüzde, bu kadarı da fazla demenin kendimi aldatmaktan
başka bir işe yaramayacağını, yeryüzündeki bütün yolların denize
çıkmadığını, bütün nehirlerin ummanına akmadığını öğrenmek olduğunu
bilirdim.
Şimdiki aklım olsaydı; içimde derin bir hüzün, kumsalda yürürken uzun uzun,
bir sarhoşun kafasında geçmişteki sancıların bilançosunu hesaplarken bu med
ve cezir bileşkesinin kimyasını bir simyacı gibi düşünmekten başka birşey
olmadığını anlardım.
Şimdiki aklım olsaydı; önümü görmeden hep geriye bakmaz
ve istasyonda oturup, giden trenin dönmeyeceğini bile bile dönmesini
beklemezdim.
Şimdiki aklım olsaydı,"Bir dönüp baktım ki geçmiş seneler, içimde birikmiş
neler neler olmuş kördüğüm, aynadaki gözlerimde gördüğüm, hala senin için
yanmakta ve ağlamaktayım," demez ve boş bir şişe içinde başarı kutlamazdım.
Şimdiki aklım olsaydı; en yaşlı totemi bu gece yaşantımdan çıkaracağım
derken, tapınağa her zamankinden daha çok gitmezdim.
Şimdiki aklım olsaydı; milyonların yaşadığı bu kentte, yamaçtan inen
huzursuz akşamların koynunda yalnızlığımı paylaşacak bir dost bulamamak,
caddeden geçen araçların motor gürültüsüyle sabahlamak, yeni bir güne
başlarken, bir gün döneceksin diye kaç yıl aç ve muhtaç kaldım sevgiye demek
yerine, yeryüzündeki bütün nehirlerin sevgidenizine akmasıyla ve sevgi
denizinin ummanına kavuşmasıyla son bulacağına asla inanmazdım.
Şimdiki aklım olsaydı; kumsalda büyük bir ateş yakıp, denizin yakamozlarını
seyrederken sabahlamazdım, martı çığlıklarını gitar mırıltısı sanıp
ağlamazdım, dalgaların kumsalı öperken çıkardığı hışırtıyı aşk ninnisi
sanmazdım.
Ve sevgilim şimdiki aklım olsaydı, seni sevmezdim, nefret etmem gerekirken
seni övmezdim, denize bakıp bakıp sövmezdim.
Şimdiki aklım olsaydı...Ahh şimdiki aklım olsaydı...
''Sevgi, sarmalanma duygusudur" diyor Adorno. Sevildiğimizi hissettiğimiz anlarda dünyaya karşı bir koruyucu kalkan oluşur üzerimizde. Hayat daha az yakıcı, daha az can acıtıcı hale gelir. Bulutlar yavaş yavaş dağılır, kabuslar karanlık köşelerine dönerler. Derinlerimizde saklanan karşımızdaki için, kendimiz için, insanlık için iyilik yapma isteği yavaş yavaş kıpırdanır, benliğimizden çıkıp dışarıya doğru uzanır. Şeytanlar kaçışır, iyi huylar oynaşmaya başlar içimizde. Sevgi büyü etkisi yaratır.
Ah, hele o sevginin kalıcı olduğu, hiç bitmeyeceğini hissettiğimiz zamanlar... Bazen anne babamızdan, kardeşlerimizden, bazen dostlarımızdan ya da aşık olduğumuz insandan gelen akışkan sevgi... Kim olursan ol, ne yaparsan yap, yine de biri ya da birileri tarafından sevileceğinden emin olmak... Aslında sadece böyle bir bilginin kendisi bile insanı kusursuzlaştırabilir, üretken ve güçlü kılabilir. Karşılıksız ve kalıcı bir sevgi, sevilen insanı sarmalamaktan, onun üzerinde bir kalkan oluşturmaktan öte, onun kendini gerçekleştirmesini, daha iyi bir insan olmasını, hayata, başkalarına, kendine daha çok güvenmesini sağlar. Sevgi, korkuları azaltır. Korkular azaldığında şiddet yok olmaya başlar.
Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "Evet efendim" diye cevaplar.Profesör devam eder.- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve "Bir soru sorabilir miyim profesör" der. Profesör sorabileceğini söyler.Öğrenci "Soğuk var mıdır" diye sorar.Profesör; "Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır" diye cevaplar. "Sen hiç soğuktan üşümedin mi?"Öğrenci "Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/ gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir" der ve devam eder.- Profesör, karanlık var mıdır?- Tabii ki vardır.- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/ mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.Öğrenci itiraz eder.- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı'nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/ kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.Profesör kürsüdeki yerine çöker.Genç öğrencinin adı Albert Einstein'dır.