ESAS AKIL

 Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar: - Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz? Doktor:


-Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç sey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz nr yapardınız?Adam:

Ooo ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.Hayır, der doktor. Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

Ders: Sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır akıl...

İŞTE AKIL, İŞTE SANAT...




Düşlerimizde oynayalım çocuk

Yeni düşlerine düştüm sarı saçlı, mavi gözlü çocuğun. Bir sokak arasında ellerinde bilyelerle gülümsüyordu bana. Gözlerine düşen umudu yakalamaya koşuyordum, umudu güneş, umudu ışık .Bir ışık selinin sarmaladığı bir günün sabahına mavi gözlerle bakıyordum. Yırtık elbiseleri, yırtık ayakkabılarına aldırmadan gülümsüyordu sadece. Güne ,güneşe gülümsüyordu. Günü yaratan çocuk, ruhunda mutlulukların resmi vardı sadece. Sarı saçları bin kır çiçeği, mavi gözleri bir büyük gökyüzü.

Hadi düşlerinde oynayalım çocuk…
Biz ki barut kokulu bir dünya da ölsün istemedik çocuklar. Açlıkla sınansın istemedik küçük bedenleri .Bu dünya soğuk,kimsesiz.Biz ki kır çiçekleri toplarız barutlar ortasında,biz ki geleceğe mektuplar yollarız.. Hadi düşlerinde oynayalım çocuk. Bir elimizde bilyelerimiz, bir elimizde uçurtmalarımızla. Hadi düşlerinde oynayalım çocuk. Yüzünde belirsin gamzelerin. Sarıp dizelerimize uzatalım elimizi gökyüzüne. Korkularla büyütmeyelim geleceği, sevilerimiz olsun, sevilerimizde dokunuşlarımız.Uzat elini günahlarını sil dünyanın. Soyun yeryüzü cennetine, sen varken kararmaz gökyüzü. Hadi düşlerinde oynayalım çocuk…
Gitme uzaklara çocuk…
Sen uzaklaştıkça kararır gökyüzü.
Sarı saçlı,mavi gözlü çocuk uzat ellerini ….
Rüzgar ol çocuk, ateş ol,köpük ol denizde. Düş düşlerinin peşine esmer ol ,kara tenli ol,çekik gözlü ol. Sarmala dünyanın renklerini. Ellerinde elleri olsun. Dağıt bilyeleri, ver iplerini uçurtmaların. At tohumlarını toprağa yeşersin boy alsın orman olsun kardeşcesine.


GÜL Kız

Genç adam, her gün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o  rengarenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın siluetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.


Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin


ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu. Güzel kız, genç adamı


görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi,


gözlerini bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış, sevdalandığını düşünüyordu.


Genç adam, artık her gün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm, umuduyla. Fakat


tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir siluetten başka şey göremiyor, kahroluyordu. Genç kız da her sabah


heyecanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.


***


Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi


gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.


***


Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç


kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı. Yoksa genç adam ölmüş


müydü? Genç kız yine her gün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak ta, güllü bahçenin önüne gelmişti. Ancak
ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş,pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu:


- Bu evde kimse yaşamıyor mu?


- İhtiyar bir kadın yaşıyor.


Genç adam cevabını duymaktan


korkarcasına, başka bir soru sordu:


- Burada yaşayan genç kız ne oldu?


- O öldü.


Genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı:


- Verem olmuş, dün öldü.


***


Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyecanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede


oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı:


- Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba.


Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın


yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı. Biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine


kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı.

Dilekçe

Küçük çocuk, birinci sınıfı bitirdiğinde okumayı sökmüş ve "dilekçe" denilen şeyin ne demek olduğunu öğrenmişti.



Artık bütün isteklerini bir yazı ile dile getirecek, altına da imzasını attı mı, bu iş olup bitecekti.


Karne aldıkları gün, çantasını bir tarafa fırlatıp sokağa çıktı. Babasının kapıcılık yaptığı apartmanın önündeki boş


alan, top sahası olarak seçilmişti. Ancak o, kısa boylu ve çelimsiz olduğu için, maçlara alınmazdı. Bu durumda ister


istemez misket oynar, ye da "en iyi arkadaşım" dediği bisikletiyle gezerdi.


Çocuk, babasının durumunu bildiği için, apartmanın sakinleri tarafından çöpe atılan hurda bir bisikletle idare


ediyordu. Bisikletin her yeri dökülmüştü. Üzerinde "boya" diye bir şey kalmamış, bütün metal kısımları


paslanmıştı. Üstelik de pedalları yamulmuş ve seledeki yaylar tek tek fırladığından, poposunu acıtmaya başlamıştı.
Küçük çocuk, esasında bu duruma razıydı. Fakat bisiklet, geçen sene bile küçük gelmişti. Bu yıl biraz daha



uzadığından, onu terk etmekten başka çaresi yoktu.


Bisikleti kucaklayıp kapı önündeki çöplerin arasına bıraktığında, küçük çocuğun aklına bir fikir geldi: Artık


bisikletsiz kaldığına göre, bir dilekçe yazıp yenisini isteyebilirdi. Fakat onu kime göndereceğini bilemiyordu. Üstelik


de annesi, ne kadar fakir olursa olsunlar, başkalarına el açmayı çirkin bulurdu.


O halde? O halde, dilekçesini Allah'a gönderirdi. Zaten dedesi de, Allah'ın çok zengin ve cömert olduğunu,


insanlara verdiği hediyelerle, zenginliğinin bir gram bile azalmayacağını sık sık tekrarlıyordu. Çocuk, büyük bir


titizlikle yazdığı dilekçesini, karne parası ile aldığı bir uçan balonun ipine bağladıktan sonra, onu serbest bıraktı.


Dilekçede, "Allah'ım. Bana bir bisiklet gönderir misin?" yazıyordu. İmza yerinde ise, onu çağırırken kullandıkları


isim vardı: "Ufaklık".


Küçük çocuk, balonun nereye gittiğini takip etmeye koyuldu. Biraz sert esen rüzgar, onu civardaki yüksek binalar


arasında dolaştırıyor ve yükselmesini engelliyordu. Balon, onların arasında gidip geldikten sonra, dar bir sokağa


girerek gözden kayboldu. Çocuk, balonun gökyüzüne çıktığından emin değildi. Bu yüzden, köşedeki ihtiyardan bir


balon daha alarak dilekçesini tekrarladı ve bulutlara doğru yükselen balonun ardından dua etti.


Küçük çocuk, yaptığı işi arkadaşlarına anlattığında, onların alaylı gülüşmeleriyle karşılaştı. Fakat, hiçbirine


aldırmadı. Dilekçesi yerine ulaşırsa, bisikleti kesinlikle gelirdi. Ufaklık, top oynayanları seyre koyulduğunda, bisiklet


taşıyan bir adam gördü. Her yanından pırıltılar saçan bisiklet, kim bilir hangi zengin çocuğun karne hediyesiydi. Bu


arada, maç yapan çocuklar da oyunlarını kesmiş ve meraklı bakışlarını, kendilerini büyüleyen bisikletin üzerine


çevirmişlerdi. Kucağında bisiklet olan adam, onlara bir şey sorduktan sonra, ağır adımlarla çocuğun yanına geldi ve yanağını okşayıp:


- Merhaba arkadaş, dedi. Ufaklık denilen


adam sen misin?


Küçük çocuk, ağzını açmasına rağmen bir


ses çıkartamadı. Cebindeki misketleri sanki


boğazına sıralanmış ve nefes almasını


zorlaştırmıştı. Sadece başını sallayabildi.


Adam kısık bir sesle:


- Dilekçen kabul edildi yavrum. Hediyeni


inşallah beğenirsin.


Adam, bisikleti çocuğun kucağına


bırakırken, onun küçük kalbinin yerinden


fırlayacak kadar hızlı attığını fark etti ve


kızarmış yanaklarına bir öpücük kondurup


uzaklaştı. Bisikleti getiren adam, çocukların


şaşkın bakışları arasında yan sokağa


kıvrıldı ve bir apartmana girip üst kattaki dairesine çıktı. Kapıyı açtığında, kendisini karşılayan küçük kız:


- Baba, diye bağırdı. Biliyor musun, bizim balkona uçan bir balon girmiş.


Adam, onu kucaklayıp:


- Biliyorum yavrum, diye okşamaya başladı. Sen uyurken girmişti. İpine de bir kağıt bağlamışlar.

İradenin Gücü

Birkaç yıl önce Elkhart, Kansas'ta iki kardeş bir okulda çalışıyorlardı. Her sabah sınıftaki sobayı yakmak onların görevi idi.
Soğuk bir günün sabahı, kardeşler sobayı temizlediler ve odunla doldurdular. Birisi bir şişe gazı odunların üstüne döktü ve ateşe verdi.Öyle büyük bir patlama oldu ki, eski bina sallandı. Patlama sırasında
büyük kardeş öldü, diğerinin de bacakları feci şekilde yandı. Daha sonra,şişeye yanlışlıkla benzin doldurulduğu ortaya çıktı.Yaralanan çocuğu tedavi eden doktor, çocuğun bacaklarını kesmenin daha
iyi olacağını söyledi. Anne ve babası yıkılmıştı. Zaten bir oğullarını yitirmişlerdi. Şimdi de diğer oğulları bacaklarını kaybedecekti ama inançlarını kaybetmemişlerdi. Doktora kesme işlemini ertelemesini rica
ettiler. Doktor kabul etti çocuklarının bacaklarının iyileşmesi için dua ediyor ve her gün doktordan kesmeyi bir gün daha ertelemesini istiyorlardı. Bu, iki ay sürdü. Doktorla her gün tartışıyorlardı. Bu arada
çocuklarını bir gün tekrar yürüyebileceğine inandırıyorlardı. Çocuğun bacakları kesilmedi ama sargılar açıldığında, sağ bacağının diğerinden 6cm kadar daha kısa olduğu ortaya çıktı. Sol ayağındaki parmaklarda
nerede ise yoktu. Oğlan yine de kararlıydı. Acılar içinde kıvranmasına rağmen, her gün egzersiz yaptı ve nihayet bir iki adım atmayı başardı. Bu genç adam, daha sonra koltuk değneklerinden kurtuldu ve yürümeye
sonra da koşmaya başladı. Bu genç adam koştu, ve koştu. Nerede ise kesilmek üzere olan bacaklar ona bir dünya rekoru bile kazandırdı. Bu genç adam Glenn Cunningham'dı. "Dünyanın En Hızlı İnsanı" olarak tanınan gence Madison Square Garden'da yüzyılın sporcusu unvanı verildi.


Yüreğinin ve iradenin gücünü son damlasına kadar kullanırsan başarı kaçınılmaz sonuçtur.

Affet Beni Baba

Evliliği günden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde



bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma


anında eşi bütün bağları kopardı ve rest çekti.


- Ya ben giderim, yada baban bu evde kalmayacak!


Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini


seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok


uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala ona ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü


ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını  yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can "baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına "baba nereye gidiyoruz"
diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan
yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu


yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz


tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile


serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en sonda babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.


Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi.


Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle


üzgündü ki dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi.


Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli
etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak



olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.


Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı,


kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının


yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler. Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı


neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.


Can "baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun


yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "beni affet baba" diyerek babasının


boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu "baba beni affet, sana


bu muameleyi yaptığım için beni affet" diye hatasını belli ediyordu. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı


veriyordu.


- Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda


bırakamayacağını biliyordum.

Anne Gözüyle Görmek

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu


sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman.Ancak ilkokula başlayınca işler değişti.Arkadaşları, onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız,ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes
birbirini kıskanıyordu. Bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa
benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir
selviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.
Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş
olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.
Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına
döndü ve kendisini halen çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına
dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:


- Sanki yeniden dünyaya geldim. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatı siz mi yaptınız, dedi.


Yaşlı doktor:


- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım, diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden


gördün kendini!

Seni Seviyorum Demenin Doğru Zamanı

Birini sevmek ve bunu söyleyecek yüreğe sahip olmak, dünyanın en büyük zenginliğidir. Sevginizi cesurca söyleyin. Ailenize, dostlarınıza, sevgilinize, yüreğinizi ısıtan herkese! Ancak konu gönül işiyse, seviyorum demenin doğru zamanı var mıdır?

Birini sevmek ve bunu söyleyecek yüreğe sahip olmak, dünyanın en büyük zenginliğidir. Sevginizi cesurca söyleyin, bağırın hatta, ailenize, dostlarınıza, sevgilinize, yüreğinizi ısıtan herkese! Ancak konu gönül işiyse, seviyorum demenin doğru zamanı var mıdır?


Sorunun cevabı, hem var, hem yok! Biliyorum, böyle cevap olur mu diyeceksiniz, ancak maalesef durum budur. Karşınızdaki kişi, aşk ilişkisi içinde olduğunuz biri ise, doğru zamanlama çok önemlidir. Bu zamanı yakalamak da olaylara, ilişkinin yoğunluğuna, kişinin karakteristik özelliklerine göre değişir.
Tanıştıkları andan itibaren, sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış hissine kapılarak, tutkulu ve şiddetli bir aşk yaşamaya başlayanlarda, seviyorum kelimesi çabuk ortaya çıkar. Neredeyse ilk gecenin sonunda sevdiklerini fısıldayan çiftler gördüm.


Taraflardan birisi sevdiğini söylediği andan itibaren, karşısındakinin hareketlerinin değiştiği, yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığı ilişkiler de var. Bu durumda çok erken ağza alınmış bir kelam olduğu söylenebilir.


Yıllar boyu birlikte yaşayıp, mutlu olan ve hiç sevgilerini dile getirmeyen, hatta çocukları evlenip, torunlarını sevme günlerine kadar yan yana durmayı, acı ve tatlıyı paylaşmayı becerebilmiş ama hiç 'seni seviyorum' dememiş çiftlere de rastlamak mümkün.


Sevgisini dilene pelesenk edenler grubu ise, kendi başına örnek teşkil ediyor. Bu ikiliyi her yerde görebilmeniz mümkün. Sürekli öpüp koklaşan, birbirlerini enteresan ve sadece kendilerinin anlamını bildiği lakaplarla çağıran, içinde 'canım, bebeğim, aşkım, hayatım vb..' kelimeler olmadan cümle kurmayan, özellikle kalabalık ortamlarda çok dikkat çeken, genellikle şımarık çocuklar gibi davranan çiftlerimiz, 'seni seviyorum' demeyi alışkanlık edinmişlerdir.
Bunlar gibi birçok örnek vermek mümkündür. Ne kadar çift varsa, o kadar ilişki şekli var demektir. Ana konular ortak olmakla beraber, her ilişki nevi şahsına münhasırdır. Kendince bir lezzeti, şekli ve biçimi vardır.


Bana göre, 'seni seviyorum' demek, bir çeşit yemindir. Sevgi, benim kalbimde çarşaf değiştirme hızı ile değişmez. Bu yüzden, başladığım her ilişkide, seviyorum demeyi sevmem. Birini tanımadan, gerçek hallerini görmeden, birlikte kötü gün atlatmadan sevmeyi beceremem.
Öyle hissetsem bile, ilişkinin başlarında, bunu dillendiremem. Kalbime dönüp sorarım: Şimdiye kadar gördüğün kısmını mı sevdin? Öyle ya, film yeni başlamış, daha ne katil belli, ne ortada uşak var. Başkahramanın ne yapacağı da muamma! Neyi sevdim ki?


Bir erkeği sevmem için kriterlerim var. Öncelikle vicdan sahibi biri mi? Çalışan, üreten, düşünen bir beyni var mı? Çevresine, ailesine davranışları nasıl? Bunlardan geçer not alabilmiş her birey, ilk olarak insan sıfatıyla sevgimi kazanır. Bundan sonrası ortalama paydalarda buluşabilirsek zaten yürür gider. Hayatımda her şey yolundayken yanımda, ilk başım sıkıştığında ortada yoksa, böyle birini sevmem mümkün değil. Bu durumu anlamanın yolu da zaman olduğuna göre; öyle ilk dakikada seviyorum demem, diyemem!
Gönül işine mantık girer mi, girerse bu sevgi midir? Kesinlikle evet! Akıl yürütmeden, rüzgarın götürdüğü yere gitmek, aşktır. Sevgi dediğin ruh, akıl ve mantık üçlemesinin birlikteliği ile yürümelidir. Tanıştığımızın ikinci haftasında, bir adama 'seni seviyorum' dersem, üç ay sonra aynı adamla bir ömrü geçiremeyeceğime karar verirsem, o sevgiyi ne yapacağım? Eskimiş sevgiler dolabına kaldırırım herhalde ya da kırpıp kırpıp yıldız yaparım!

Bir el de siz uzatın !!!! yardımlarınızı bekliyorum

Merhaba Sevgili blog okuyucuları;
www.nesetuana.blogspot.com  blog yazarımızın düzenlediği bir yardım kampanyasına katılmak istermisiniz.Yardıma muhtaç bir insana sizde destek olmak ve çocuklarının eğitimine katkıda bulunmak isterseniz vermiş olduğum link adresine girerek oradan detaylı bilgi alabilirsiniz.Ben göstermiş olduğu duyarlılıktan dolayı nesetuana yı kutluyorum keşke herkes duyarlı olsa çevresinde ne olup bittiğinin farkına varabilse..Ne yazıkki herkes aynı koşullarda hayat sürmüyor maddi durumu kötü olan o kadar çok  insan var ki ülkemizde bizde elimizden geldiğince ufakta olsa yardımlarımızı esirgemememiz gerekiyor.Halimize şükredip kötü durumda olan insanlara el uzatmalıyız.Bunu sizde yapabilirsiniz kampanya dahilinde olan liflerden bir tane satın alarak sizde çocukların eğitimine katkıda bulunabilir onları sevindirebilirsiniz.

Unutulmuş Sevgiler

Hep, yorumlar üzerine yapıcı çalışmalar. Tekrar üzerine tekrar. Yok olmaya yüz tutmuş bir çiçeği, dik dursun diye boynunu iple bağlamak. İşte bunların hepsi, unutulmuş, alışkın sevgiler. Oysa çoktan ölmüş, beni gömün diye haykıran bedenlerin sevgileri. Yaşamak için hiç bir çocuksu yüzü kalmamış, tüketilmiş sevgiler bahsettiğim. İki kişiden çıkıp, birçok kişiye yansımış, yansımaması gereken kayıp sevgiler. Uzun zamanlar ve düşüncelerden sonra yaratılmış, içinden gelen seni seviyorumları yok eden, unutulmuş sevgiler...

Etrafınıza bakın, ne görüyorsunuz? Yorgun insanlar, daraltıcı sokaklar, gülmeyi bilmeyen çocuklar, anlamsız bir is, stres ve gerilim. Kim yaptı bunları diye düşünmeyin. Hepsi bizim unutulmuş sevgimizde gizli, yok olmuş sevgimizde. Neden artık sevgililer eskisi gibi değil, neden yorgunluğun tadı dinlenmekte değil, neden sevgi bizim içimizde değil.
Bazen bakıyorum etrafıma, o yorgun, sebepsiz kin besleyen suratlara. Soruyorum içimden ; siz sevdiklerinizle, dostlarınızlada mı böylesiniz diye. Yalancı ruhlar olmuşuz istemeden, sevgimize bir türlü sahip çıkmayı becerememişiz. İki kuruş sevgi için, kendimizden çıkmamıza, apayrı insanlar olmamıza hayretle bakıyorum. Arkadaşlık, aile, doğru, yanlış adına yaptığımız her şeyde, karşımızdakinin sevgimizi elimizden alma çabasına şaşırıyorum. Bu düşünceler, sadece etrafıma baktığımda, dar sokakların bana söylediği basık cümleler oluyor. Sonra, sert bir omuz yürürken bana çarpıyor ve dünyaya geri geliyorum. Etrafıma bakmadan, boynumu eğip yürüyorum. Bir pardon, özür dilerim bekliyorum belki de o sert omuzlardan. Sonra ne oluyor. Hiçbir şey. Sadece motorlu araçların çıkarttığı seslerin arasından, bir iki kuş sesi duyuyor kulaklarım. Veya duymaya çalışıyor...
Ben, aşkı, aileyi, dostluğu, arkadaşlığı doğuran hep sevgidir diye
biliyordum. İnsanlar o kadar aç mı ki, başkalarının sevgisine ortak oluyor veya onu yok etmeye çalışıyor. Bunun farkında olmadıklarına inanmıyorum, inanamıyorum. Yorgun sokaklardan çıkmadan, dar bir bara giriyorum. İnsanlar bilmedikleri bir müziğin ritmine kendilerini kaptırmış ve elinde içkileri, boş boş etrafa bakıyorlar. Eminim ki evlerinde olmadıkları kadar, rahatsızdırlar şu an. Bir iki tanıdık görüyorum, yanlarına gidiyorum. Bir dost edasıyla karşılanıp, ilgi görüyorum bir anda. Çok değil, beş dakika geçmeden, yan sandalyede duran o çantadan farkım kalmıyor, unutulan oluyorum. Bir süre sonra, o bir çift sert omuzu aynı masada görüyorum. Gülüyor, eğleniyor, etrafındaki güzel kızlara bakıyor. Hatta bir ara benimle bile, bir arkadaş, bir dost edasıyla konuşmaya çalışıyor. Anlam veremiyorum olanlara. Sokaktaki adamla, aynı kişinin bu olacağına inanamıyorum. Bir insan bu kadar mı farklı olabilir diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum. Ama gözlerimi açıp ta her şeyi gördükten sonra, çoğumuzun, bırakın sevgimizi, kendimize bile sahip çıkamadığını anlıyorum. Yenilmiş ve yorgun bir şekilde, barı terk ediyorum...
Eve dönerken, kaç tane ben var diye düşünüyorum. Onlarca mı, yüzlerce mi. Hayır diyorum kendi kendime, belki herkes gibi ben de isyan ediyorum. Kaç tane beni yaşıyorum, kaç tanesini unuttum acaba, kaç tanesi öldü. Yoksa hep bir miydim. Bir anda, sanki tüm sevgi çiçekleri, bir telefonla içimde beliriveriyor. Değer verdiğim bir insan benimle mutlu oluyor, ben de onunla. Sonra anlıyorum ki, asıl tutunulması gereken, o unuttuğumuz sevgiler. Aslında hep içimizde olan, mızıkçı bir çocuk gibi bizimle saklambaç oynayan sevgiler. Yok olduğunda bizi binlerce yalancı parçaya bölen, bulunduğunda ise bizi bir yapan unutulmuş sevgiler. Anlıyorum ki artık unutulanları, hatırlamanın, yaşamanın, içinde bir olarak hissetmenin vakti geldi de geçiyor. Farkındalık...
Mahzenlere kapatılmış, birbirine hasret vücutları, ayırmayı bir görev gibi benimseyen zindan görevlileri ; diğer insanlar. Size soruyorum, neden? Neden bizimlesiniz, neden bizden kopamıyorsunuz. Oysa ki biz, sizden çok ama çok uzağız. Bunu göremiyor musunuz? Bu kadar zor mu bunu hissetmek. Geçin aynanın karşısına, kendinizi tanıyın, kendinizle uğraşın, bizimle değil. Bırakın bizi. Farkında değilsinizdir belki, öldürüyorsunuz bizi, bizim mahzun ve ışıldamaya çalışan sevgimizi. O unutulmuş değil, yok olmaya yüz tutmuş da değil. Sadece size verecek gücü, kendisinde hissedemiyor, kendisini paylaşmak, yok etmek istemiyor sizinle. Artık siz de bırakın başkalarının sevgisini, kendi sevginizi, aşkınızı yaşayın içinizde. Etkileyin kendinizi sevginizle, bir olun her insanla, her varlıkla, her değerle. Artık, sahip çıkma vaktidir ; unutulmuş kendimize ve o unutulmuş sevgimize...

Dostlarımdan Hazan

........ O ’nun gibi bir dosta sahip olmak çok kişiye kısmet olmaz.Bu nedenle şanslı sayıyorum kendimi.Ancak....keşke hiç ama hiç tanımamış olsaydım diye de düşünmeden edemiyorum.O ve sevgili eşi ailace en iyi dostlarımız , en iyi arkadaşlarımız idiler.Haftanın 3 gecesi mutlaka bir arada olur,hoşca vakit geçirir en çok da örümcek ağı gibi dört,bir yanımızı hızla kuşatan şu lanet olası KANSER hastalığından söz ederdik. Kendisi bu konuda , Türkiye’nin yetiştirdiği en yetkili,bilgili uzmanlarından biri olmakla beraber aynı zaman da da cerrah tı.Onkoloji ve yan dallarına ait öğrenimini

Amerika’da tamamlamış, daha sonra da eşinin isteği üzerine geri dönmüş, hastalarına
umut kapısı olmuştu.
........Dolayısı ile kanserlinin yüzlercesi geçti tedavisinden.Bu hastalığın tüm aşamaları ile ameliyatları o’nun için artık sıradanlaşmıştı.Ciddi operasyonlar sonrası



kansere dair kritikler yapar o’nun güzide bilgilerinden fazlası ile yararlanmağa çalışır


dık.Gel zaman, git zaman bu illetin pençesinde kurtuluş umudu olmaksızın kıvranan


biricik BABAM’ı da o’nun emin ellerine bırakmıştık.O artık evimizin bir ferdiydi.Bizim


için yaptıklarına minnet duymama rağmen asla kabullenmez,biz kardeşiz-dostuz lafı


mı olur derdi.
........Mamafi yapılan tüm müdahalelere rağmen ....Ben CANIM BABAM’ı kaybet


miştim.O da biricik ablasını bu soğuk nevaleden kurtarmayı başaramamıştı.Üst,üste


gelen bu acılar,bu beklenmedik hayal kırıklıkları ile ruhen yıkılmıştı.Öyle ya....SEN


Ünlü bir kanser uzmanı-onkolog yanı sıra ,namı büyük bir Cerrah olacaksın ve yakın


ların-sevdiklerin bu hastalığa yenik düşecek sonra da bir,bir yaprak dökümüne uğra


yacaklar.Hayatın en acımasız yüzü bu değilmi....?
.......Hemen,hemen her ev de,ya da hane halkından birinde görülme olasılığı


hızla yayılan kanserin,ABD de tedavisinin kesinlikle bulunduğunu ancakilaç sanayinin çökmesinden korkulduğu için açıklanamadığını,buluşu sağlanmış olan ilaçların formü


lünün üretilmeksizin saklı tutulduğunu söylerdi.Bu çokda mantıklı bir sebep-sonuç iliş


kisiydi aslında.Çünkü rantiye Dünya’sını ayakta tutan sektörlerin en büyüğü ilaç


ihaleleri,dolayısı ile de kanserin ağır maliyeti ve de getirisi başı çekiyor.
........Çoğunlukla bu hastalığı öylesine hafife alabilen , parmaklarının ucunda eritmeyi başaran can dostumun da ,af edilirliliği olmayan kanser ne yazık ki sonu oldu.İşinin ehli .....KOCA CERRAH....göz açıp,kapayıncaya kadar şöyle 3-5 ay içerisinde bizlere
en acı ŞAKASINI YAPARAK....Aramızdan ayrıldı.
........Her nedense ben bu sonu , uzun zaman aklıma sığdıramadım. Kabullene
medim ve dünya lar iyisi can dostuma yakıştıramadım.En iyi arkadaşım "DOSTLARIM
DAN HAZAN" acılarını an be an yaşadı.Göz göre,göre.....ve de elimizden gelen hiç
bir şey de yoktu.Öyle zavallı,öyle çaresizdik ki anlatabilmem imkansız.Fakat
bu illeti yaşamış veya yaşayanlarla bulunmuş olanlarınız ne anlatmak istediğimi gayet
iyi anladınız bundan eminim.
......O’nun branşı, ihtisası,dalında elde ettiği başarıları kurtulmasına yetmedi.Soğuk bir Şubat sabahı kaybettiğimiz kişi, yeri asla doldurulamayacak, unutulmayacak
..DOSTLARIMIZ ’dan HAZAN’dı.....O canım arkadaşım Sibel’in biricik aşk’ı
sevdalısı,dillerden düşmeyen kısacık mutluluklarının KAHRAMANI....Sevgili eşi ve benim
kardeşim...SEDAT beydi. O Şafak ve Deniz’in biricik BABALARI....O CAN DOSTUMUZDU.
NOT= Kanser den kaybedilenlerin anısına.....

Flormar Ürünleri ile İlgili Blog mu Hazırlamak İstiyorsunuz?

Flormar Bloggerlarla Buluşuyor!


 
Bundan sonra Blog sahibi olan , blog sahibi olmayı düşünen veya Blogları aktif bir şekilde takip eden herkes, Flormar'ın binlerce renk ve çeşitteki ürün gamıyla tanışma şansını yakalayacak. Burada yayınlanacak metinler ve verilecek linkler sayesinde Flormar adını daha fazla duyurabilecek,gelişmelerden herkesi haberdar edebilecek.


Burada yer alan iletişim platformu sayesinde Flormar gerek ürünleri gerekse her türlü yenilik çalışmalarını bloggerlara duyurabilecek ve blog okuyucularına Flormar hakkında merak ettikleri tüm soruların cevaplarını verecek. Bunun için tek yapılması gereken aşağıdaki iletişim formu aracılığı ile bize bilgilerini göndermek olacak

Çabuk Makyajın Sırları

Çok az zamanınız var ve evden hemen çıkmanız gerekiyor bu durumda makyajınız ne olacak
İşte size, adım adım hızlı makyaj önerileri:
Ten

Cildiniz donuksa kayısı ve bej tonlarında bir makyaj altı sürün. Göz altlarınızda morluklar, yüzünüzde sivilce ve kızarıklıklar varsa mutlaka bir kapatıcı kullanın. Rengi cildinizden bir ya da iki ton açık olmalı.
Kapatıcıyı parmaklarınızla cildinize iyice yedirin.

Fondöteninizi uygulayın. Fondöten rengini cildinizle aynı tonda veya yarım ton daha açık seçin.

Bu ülke cennet mi cehennem mi?

Bindiğim taksinin şoförü, “Bu memleket bitmiş abicim” diyordu “Artık iflah olmaz. Başına bir gelecek var.”

Son günlerde bu sözleri çok duyuyorum; sokaklarda, lokantalarda, dükkânlarda insanlar gelip böyle yakınmalarda bulunuyor.
Geçenlerde birisi “Bu kadar cinayet olur muydu Türkiye’de abi?” diye sordu. “Nedir bu vahşet?”
Böyle yakınan insanlara başka bir ülkeye gitmeyi önerseniz, çoğu gitmez.
Çünkü bu halk ülkesini sever, yaşam biçimine tutkuyla bağlıdır. Ama yine de bitmek tükenmek bilmeyen bir tartışmadır bu: Türkiye cennet mi, cehennem mi?
Bence ikisi de olabilir.
Ve cennetle cehennem arasında küçük bir fark var.
Şimdi size o farkı anlatayım.
Bir adama cehennemi göstermişler.

Ortada müthiş bir ziyafet sofrası duruyor. Masada kuş sütü eksik. İki yana insanlar dizilmiş oturmakta.
Ama bir sorunları var. Kollarına dev kaşıklar bağlı. Bu kaşıklar o kadar uzun ki hiçbir yiyeceği alıp da ağızlarına götüremiyorlar.
Bu yüzden de o güzelim ziyafet sofrasının başında, yemekleri izleyip yutkunarak açlıktan kıvranıyorlar. Adam cehennemde verilen cezanının ağırlığına hayret ederek bir de cenneti görmek istiyor.
Oraya da götürüyorlar.
Bir de bakıyor ki orada da aynı masa var. Üzerinde aynı yiyecekler duruyor.
Oturanların kollarına yine dev kaşıklar bağlanmış.
Yani cehennemden hiçbir farkı yok.
Bu durumu çok garipseyerek soruyor: “Cennetle cehennem arasında hiç fark yok mu?”
“Var” diyorlar “biraz daha bak!”
Dikkatle bakınca masadakilerin daha mutlu, daha canlı ve sevinçli olduğunu görüyor. Açlık çeker gibi bir halleri yok.
Biraz sonra bunun da sebebini anlıyor.
Herkes elindeki dev kaşıkla karşısında oturanı besliyor.
Kaşığı yiyecekle dolduruyor ve karşı tarafta oturanın ağzına uzatıyor. O da aynı şeyi yaptığı için hiçbiri aç kalmıyor.
***
İşte cennetle cehennem arasındaki fark bu kadar. Türkiye dayanışmayı, merhameti, empatiyi, sevgiyi öğrendiği gün bu cehennem cennete dönecek.
Ama bugün ne yazık ki ego savaşları, gözü dönmüş bir yarış, “daha çok iktidar, daha çok para” ihtirası yüzünden yavaş yavaş bir cehenneme doğru itiliyoruz.
ZÜLFÜ LİVANELİ